Can Yücel Parça Parça


Can Yücel “Parça Parça” şiirinde derki:

“yaşamak istiyorum ..
yaşamayı bu soğumuş cehennemde ..
ölü bir dost gibi içim titreyerek düşünmek değil sade, ..
yaşamayı yaşamak istiyorum.

bu küfür küfür değil, bu küflü rüzgar, ..
bu silsilesini siktiğimin koridorlarına ..
demirli dosyalar gibi sıralanmış kapılardan ..
ayaklarımın dibine kadar sokularak ..
ve sezdirmeden üflüye üfüre ..
parmaklarımın uçlarını kemiren ..
bu kılları ağarmış fare ..
ne bilir, ne anlar ki çocuklardan haber vere! ..
hem verse de ne umurum! ..
ben ki müebbet muhabbete mahkûmum, ..
çocuklardan haber değil, ..
çocukları güneş kokan enselerinden koklaya koklaya öpüp
ısırmak istiyorum

bu uzaklardan ürüyen zağarlar ki şehirdir ..
üleşemiyorlar zaar gece denen kemiği, ..
erken o bed sesli avcı, ezân’ı muhammedî
önüne katıyor onca yeziti ..
allah ekberdir! allah eksper’dir! ..
lakin inliyor gene uykusunda mahir ..
ve hep böyle demeç verircesine sayıklayan şerifoğlu ..
o allahlığını bilsin, diyor, ben kulluğumu! ..
velhasıl .. bu her gece uykusunda bağırıp çağıran, ağlayan, gülen, konuşan, isyan eden, yalvaran, küfreden, diş gıcırdatan
adem babalar arasında, ..
bu damsız damda, ..
bu havva’sız havada ..
saf şair olamıyor adam, ..
sökmüyor sırf şiirsel yorum ..
hani ..
ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum, diyor ya nâzım, ..
ben de artık şiir düzmek değil, şiiri düzmek istiyorum”

Datça’da Kocadağ’ın tam karşısında bir Can Yücel mezarı var. Tam da onu yitirdiğimiz Ağustos günlerinde dizelerinde anlattığı gibi parça parça.

Bir dinci-gerici hedef göstermiş. Birileri de bir gece yarısı vurmuşlar mermerlere. Heykeltıraş Mehmet Aksoy’un bir heykel çalışması gibi düzenlediği mezar taşları kırılmış olmuş parça parça.

Can Yücel’in mezarına yapılan saldırı ülkede ve dünyada tepkilere yol açtı. Olayı protesto için düzenlenen basın toplantısına mezarı tasarlayan ve yapan heykeltıraş Mehmet Aksoy da katıldı. Aksoy diyor ki:
“O, Can Yücel’in can taşıydı. Arkasından güneş vurduğunda ışıktan bir cenin belirirdi can evinin çemberinin ortasında. Can babanın içindeki ışıktan çocuğu, yaratıcı cevherini görünür hale getirirdi güneş. Çemberden öne doğru yılankavi hareketlerle akıp yere düşen, oradan tekrar doğduğu yere kaynağına doğru geri akan şu sonsuz yaşamın döngüsüne gönderme yapıyordu.”
Aksoy, İnsanlık Anıtı’nın yıkımının ardından pek çok belediye başkanının heykel yıkmaya başladığını ifade ederek, “Trabzon’da Balıkçı Heykeli kırıldı. Sonra parktan dünyaca ünlü iki entelektüel sanatçımızın Bedri Rahmi ve Sabahattin Eyüboğlu kardeşlerin heykelleri sudan bahanelerle kaldırıldı. Elazığ’da yol geçirme bahanesiyle Çayda Çıra Heykeli kaldırıldı” diye konuştu.
Tüm bu yaşananlar karşısında Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a bir şeyler söylemek istediğini kaydeden Aksoy, şöyle devam etti:
“Sayın Kültür ve Turizm Bakanımızdan düşüncelerini, duygularını dile getirmesini bekliyorum. Yine çok üzüldüğünü belirtecektir. ‘Çok vicdanım sızladı’ gibi laflar edecektir. Bu olay karşısında gerçekten ne düşünüyor? Bu heykel yıkımı kelebek etkisiyle artık Atatürk heykellerine, diğer heykellere, şiirlere, şarkılara da yansıyacak mı? Bu nereye kadar gidecek? Bunun bir cevabını vermesini istiyorum.”
Olayın ayrıntılarına girmeden önce 12 yıl önce yitirdiğimiz Can Yücel’in ülkemizin edebi dağarcığına kattığı sanatsal güzellikleri anımsayalım.

Yaşamı şiirleştirmiş, yaşam biçimi şiir olmuş şairlerimizden biri Can Yücel. Yalnız şair mi? Bir çevirmen ya da kendi deyimiyle “Türkçe söyleyen”, yazar, filozof, politikacı.

Bir kısım yanlarını toplum biliyor, bir kısım yanlarını da dostları.

Şiirinin biçimini ülke şiirinin çeşitli ırmaklarından topluyor. Halk şiiri de var içinde Nazım Hikmet’in açtığı o evrensel yol da. Şair Cemal Süreya onun şiirini şöyle tanımlıyor:

“Şiiri, “anlam-yoğun bir eylem”, “içtenlik”, “çılgınlık”, gibi ibarelerle açıklayan Can Yücel, sokağın üslubuyla arabeski denediğinde bile, bozulmayan sağlam bir dil mantalitesine sahiptir. Tarihin anlatımında kullandığı dil, halk türküleri ve deyişleridir. Sonraki çalışmalarında bu dil, soyuta doğru giderek büyük kırılmaları yaşar.”

Can Yücel bir sözcük ustasıdır. Sözcükleri ele alır, bakar, onlarla hesaplaşır. Kimi sözcükler onun için anlamına “cuk oturmuştur. Kimi sözcüklerin ise dildeki yerini, işlevini beğenmez. İşte o sözcüğün Can Yücel’den çekeceği vardır. Başlar onunla oynamaya. Oynaya, oynaya sözcüğün ipliğini pazara çıkarır.

Bir edebiyatçının temel görevi olarak görür dille hesaplaşmayı. Ona göre egemenlerin halkı köleleştirme araçlarından biri de dildir. Devrimci bir edebiyat insanı işe başlarken egemenlerin ideolojisine olduğu gibi diline de savaş açmalıdır. Kitleleri köleleştirme amaçlı her sözcüğün ipliği pazara çıkarılmadıkça geniş yığınların özgür düşünceyle buluşması mümkün değildir.

Dille savaşa girişirken yapay sözcükler üretmez Can Yücel. Aksine yaşamın içinde oluşmuş, halkın diline pelesenk olmuş sözcükleri bulur çıkarır. Onları bir silah gibi egemenlere çevirir.

Şair Sennur Sezer onu yitirdikten sonra ona yazdığı ve köşesinde yayınladığı bir mektupta şöyle diyor:

“Sözcükleri nasıl eğip büktüğünü hatırlamak herkes için bir edebiyat dersidir. “Madem” sözü “Badem” olsun ki lezzetlensin. Ve çocukluğumuzun hızlı söylenince edepsizleşen tekerlemeleri, bir anda bir siyasal yoruma dönüşsün. Şam şehrine uzansın masallar. “Zaten şiir denen nesne, eski bir an’aneyle , doğan çocuğun kulağına ezan makamıyla isminin üflenmesidir”. Biz çocuklarımızın isminin yanına umudu, devrimi ve “işçiden esen yel”i eklemiştik. “Başımızın üstünde gülüp duran gökyüzü”. Bir gürültü uzakta bir yerde . Belki de kedi devirdi masanın üstündekileri. Çaydanlık mı kırıldı? O ara okula yaya gidecek Hakkarili bir çocuk gibi “bir yıldız uyanıyor, sonra uyanıveriyor”. Bir sen anlatabilirdin uyanmanın böylesini.”

Argo ve küfürün edebiyattaki yeri Can Yücel’in yapıtlarıyla bir kez daha gündeme gelmiştir. O, günlük yaşamda kullandığı argo ve küfürlü dili yapıtlarında kullanmaktan da çekinmemiştir. Onun hakkında konuşup yazıp çizenler onu “küfürbaz” diye niteleyerek ona haksızlık etmişlerdir. Yücel’e göre “küfür halkların ağzında açmış en gümrah çiçektir”. Ona göre küfür “bastırılan cesaretin fışkırması, öfkeye dönüşmesidir. Özgürlük arzusunun itildiği en dip noktadan gelen ivmeyle sıçramasıdır.”

Cemal Süreya onun argo ve küfüre yaklaşımını şöyle anlatıyor:

“Argo ve küfür bir arınma işlemidir Can Yücel’de. Kötülüğe, kötü düzene karşı aşılanmak için kutsalı delik deşik eder. Tabi eski kutsalı ve yeni kutsal adına. Bu yüzden sürekli olarak tarihsel olaylarla bugünkü olayları iç içe işler. Şiirsel eylemini kurmak, sürdürmek için en elverişli yolu seçmiştir: parodi. Gerçekten de parodi toplumsal eylemle şiirsel eylemi birleştiren uygun bir yoldur. Tarihi, gazete güncelliğine getirir. ”

Can Yücel şiir üretmede olduğu gibi dünya edebiyatını da dilimize taşımada önemli yaklaşımlar getirmiştir.

Yücel’e göre bir edebi metni bir dilden bir başka dile aktarmak nerdeyse olanaksızdır. O çevirilerini yaparken kendine “çevirmen” yerine “Türkçe söyleyen” sıfatını uygun görmüştür.

Kimilerine göre bu bir çeviri değildir. Bir yapıtın yeni bir dilde yeniden yaratılmasıdır. Zaten o da yapıtı ele alırken böyle bir hedefle yola çıkar. İngiliz yazar Shakespeare’in “Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası”nı, “Bahar Noktası” olarak dilimize çevirişiyle yoğunlaşan tartışmalar şiir ve oyun çevirileriyle ölümüne dek sürmüştür.

Onun yaptığı bazı çeviriler edebiyatımızda başlı başına bir yer edinmiştir. Özellikle Brecht’in “Kafkas Tebeşir Dairesi” ve Shaskepeare’den “Fırtına” çevirileri bu tarz çeviriye karşı olanları bile etkilemiştir.

Yücel “Fırtına” çevirisinin önsözünde yaklaşımına dair şu ipuçlarını veriyor:

“Vezne gelince, Shakespeare’in ustası Marlowe’dan teslim alıp onun getirdiği yenilikleri izleyerek geliştirdiği vezin, blank verse’dir. İlk düzeni içinde bu vezin iki heceli olan beş ayaklı mısralardan kuruludur. Vurgu ikinci heceye vurulur. Her mısranın sonunda uzun veya kısa bir duraklama vardır, ondan da bu ilk düzene endstopt (sonu duraklı) denir. Ve her iki mısranın, beyitin sonunda anlam veya cümle tamamlanır. Marlovve ile Shakespeare’in bu yerleşik düzene getirdikleri yenilikler: 1- zayıf vurgular, 2- ikinciye değil, birinciye düşen vurgular, 3- fazladan heceler, 4- mısra sonundaki duraklamanın (endstopt) kaldırılması gibi yeniliklerdir. Böylece mısranın tekdüzeliği giderilmiş, konuşma diline uygunluk sağlanmasında kolaylık elde edilmiş, beyit sonunda anlamlı tekmilleme zorunluğu kaldırılarak, cümlelerin aşağıki mısralara sarkması yolu açılmıştır. Olgun Shakespeare oyunlarında bu süreç büsbütün güçlenir. Bu vezni Türkçe’ye aktarmada da bu esnek yapı birtakım kolaylıklar sağlamada. Dilimiz fiil eklemelerinin çokluğundan uzayan sözcükler böylece anlama uygun vurgulamalarla vezin yapısına uydurulabilmektedir. Çeviride böyle bir denemeye kalkıştık, cüretimiz afola!”
Can Yücel 73 yıllık yaşamı boyunca sürekli üretti ve mücadele etti. Hep örgütlü mücadeleden yana oldu. Kafasında kurguladığı politikayı da sanatsal alanı da yaşamı da kucaklayan “Bolşevik parti” modelini hep düşledi, tasarladı, bıkmadan anlattı.
Anlattıklarının yaşama geçmediğini görünce de üzüldü ama umutsuzluğa kapılmadı. Hiçbir şey onun umudunu yıkamadı. Kanser hastalığı bile.
Hastalığa yakalandığı günlerde doğum gününü soran birine “doğum günümü unuttum bu ölüm günümü unutmak için de iyi bir bahane” diye yanıt verişi onun bu tutumunun bir göstergesi.
Can Yücel’in mezarına yapılan saldırı tepkilere yol açtı. İstanbul’da düzenlenen basın toplantısında çeşitli sanat alanlarından sanatçılar tepkilerini ortaya koydular.
Toplantının açılış konuşmasını yapan ressam Bedri Baykam, Türkiye’nin her gün sanat eserlerine saldırılan bir ülke haline geldiğini söyleyerek, Kars’ta yıkılan “İnsanlık Anıtı”nın heykeltıraşı Mehmet Aksoy’un parçalanan  Can Yücel’in anıt mezarının da heykeltıraşı olmasının tesadüfi olmadığını söyledi. Kültür eski Bakanı Ercan Karakaş da bu olayın münferit ve tesadüfi olmadığını söyleyerek, bunun işaret fişeğini Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının verdiğini belirtti. Tiyatro yönetmeni Rutkay Aziz ise daha önce de Ruhi Su gibi birçok insanın mezarının parçalandığını hatırlatarak “Ülke parçalanıyor bu beni korkutuyor ve üzüyor. Ama umudumuzu elden bırakmayacağız” dedi.
Türkiye Tiyatrolar Birliği’de Yücel’in mezarına yapılan saldırıyı protesto etti. Bildiride “Çünkü biliyorlar ki onların yazıları hala nefes alıyor. biliyorlar ki yaşatmaya çalıştıkları korku dünyasını alaşağı edecek güç onların gerçek cümlelerinden geçiyor. her kelimenin kurşundan daha zararlı olduğunu biliyorlar. bu yüzden yaşayanları susturmak için türlü dalavere çevirenler, ölülerimizi de ya ticaretlerinin bir parçası yapmaya ya da arsızca saldırarak yok etmeye çalışıyor.” görüşlerine yer verildi.
Yücel’in mezarına saldıranlar alçakça bir saldırıda bulundular. Onlar bu eylemlerini onun 12. yıl anmasında “vasiyeti” olduğunu ileri sürerek mezarına şarap dökülmesini bahane ederek yaptılar.
Şairin böyle bir vasiyeti olmadığı gerek ailesi gerek onu yakından tanıyanlar tarafından toprağa verildiği günden beri söyleniyor. Yakın dostları o yaşarken böyle yapıldığını görse “neden içmiyorsunuz da mezara döküyorsunuz” diye tepki göstereceğini de ifade ediyorlar.
Bir süredir iktidarın alkol içilen mekanlara ve etkinliklere aldığı tavra karşı alkol içme eylemleri örgütleniyor.
Burada bir kafa karışıklığına ve muhalif çevrelerin düştüğü açmaza da dikkat çekmekte yarar var. Bizler her türlü insani özgürlüğün sonuna dek savunucularıyız. Ancak burada savunma çizgisini de çok iyi belirleyerek “Ayyaşlar- müminler” çatışması gibi bir poziyona da düşmemek gerektiğinin altını çizmek lazım.
Onların Can Yücel’e saldırma nedenleri şairin yukarıda ortaya koyduğu değerlerinden ötürüdür. Can babayı “ayyaş”, “küfürbaz” olarak lanse etmek isteyenlerin ise ne yazık ki böyle bir dertleri ve kavgaları yoktur.

Mehmet Esatoğlu